M.Ali AYKIN

Kendi Halinde Bir Site

 
 
 


............................................................KABIZI  ACEMİ

............Küçük kafile, Kayış dağı eteklerine vardığında, yağmur dinmesine dinmişti; ama, ortalığı loş ve bunaltıcı bir hava bürümüştü. Güneş ise, tepelerinde ölü gözü gibi parlıyordu. Ne var ki, kendi ağırlığını taşıyamayan kocamış bulutlar, etraftaki tepelerin sırtlarına karabasan gibi çökmüştü.
............Kafilenin önündeki atlı, kart"al bakışlarını ufuk çizgisinde durağan bir noktaya dikmiş, ağır aksak ilerliyordu. Altındaki sütkırı beygiri, İran’ın çocuk yaştaki şahı Tahmasp armağan etmişti. Zira, şah ailesi üzerinde hatırı sayılır bir etkisi vardı. Ancak, asil hayvan çevrenin yabancısı olduğundan, adımlarını ürkek ürkek atıyordu. Atlının, kürk yakasının arasına gömmüş olduğu başındaki dilimli molla kavuğu ise, bal kabağını andırmaktaydı. Kaşlarına varıncaya dek beyaz olan bıyığı ve uzun sakalı, nuranî yüzünü olduğundan daha aydınlık gösteriyordu. Bu atlı, ünü Orta Doğuyu saran Molla Acemî Kabız’dan başkası değildi.
........... Küçük kafile Kadıköy’e vasıl olduğunda, kendilerini Kızıltoprak çayırlığında, mahşeri bir kalabalık karşıladı. Belli ki, Mollanın ünü, İstanbul’un varoşlarına kendisinden önce ulaşmıştı. Kafileyi karşılamaya gelenler, onu kavuğunun azametinden tanımışlardı; kalabalığın arasından fırlayan kimileri hırkasının eteğini, kimileri üzengisini, kimileri de yere kapanıp atının bastığı toprağı öpüyordu. Gel gör ki, bu karşılama töreninden Mollanın pek rahatsız olduğu söylenemez! Bu sırada, kalabalığın arasındaki tekkelerin ileri gelenleri, atının dizginlerine sarılmış Mollayı paylaşamıyorlardı; şeyhlerden birisi “Efendi bizim misafirimiz olacak!” derken bir diğeri “Yok! Efendi hazretleri bizim misafirimiz olacak!” diye dikeliyordu. Sonunda, Kısıklı’daki Nakşibendî tekkesinin şeyhi baskın çıkıp, Mollayı ilk misafir etmek şerefine nail olunca; kalabalık, okunan dualar eşliğinde, tekkenin yolunu tuttu.
............Tekkeye varır varmaz, dergâhtaki mürit ve ihvanlarla tanışıp, karşılıklı hal hatır sorma faslının ardından, kuru lâkırdıyla akşamı ettiler. Akşam namazı eda edildikten sonra, o günün koşullarında mönüsü oldukça zengin bir sofra kuruldu ve yemeğin ardı sıra, tekkede koyu bir söyleşi başladı. Molla Kabız Arapça bildiğinden, Osmanlıca’ya da  hakimdi. Hem, Osmanlıca dediğin ne ki? Yarı Arapça, yarı Farsça, sadece fiilleri Türkçe olan bir dil!
............Söyleşinin en koyu evresinde, bir aralık Mollanın dudakları arasından, “Hz. İsa, Hz. Muhammet’ten üstündür,” diye bir tümce dökülüverdi. Ancak, söyleşiye katılanların bir kısmı bunun farkına bile varmazken; bir kısmı da, dil sürçmesi diyerek önemsemedi. Böylecene, Mollanın bu sözü güme gitti. Devrisi gün, başka bir dergâha konuk olmuştu. Akşam ezanından sonra, aynı sahne sergilendi ve Molla, aynı tümceyi burada da yineledi. Fakat, dergâh sakinleri saygın konuklarının ilimdeki büyüklüğüne öylesine iman etmişlerdi ki; saygısızlık olur diye, kimse bundan ters bir anlam çıkarmaya cesaret edemiyordu. Öyle ya! Konukları, ünü Orta Doğuyu sarmış kelâmcı bir âlim!
........... Molla Kabız, böylelikle birkaç tekkeye daha konuk olur ve peygamber hakkındaki sözlerini, konuk olduğu dergâhlarda inatla yineler. Ne var ki, tekke sakinleri artık uyanmış ve Mollanın sözlerini saraya çoktan ulaştırmışlardı. Bu ihbar üzerine, Kanuni Sultan Süleyman (Belki o tarihte, yani 1527 yılında, henüz kanunî unvanını hak etmemişti.) Sadrazam Damat İbrahim Paşayı, divanı hümayunda :
............“Bre Lala! Mülkümde neler olmakta? Acemistandan bir zındık çıkagelmiş,  Resul-ü  zişan  efendimize çamur atıyormuş. Bu zındığı, hemen tedüp idesün!” diye azarlar.
.............Zılgıtı yiyen Sadrazam, derhal Mollayı yakalatıp, amacının açıklığa kavuşturulması için, Kazaskerlik makamına sevk eder. Sadrazamın talimatı üzerine, Rumeli Kazaskeri Fenerîzade Muhittin Efendi ve Anadolu Kazaskeri Kadri Çelebi, Mollayı sıkı bir sorgudan sonra, dinsel konuda bir suç unsuru bulamamış olmalılar ki, serbest bırakırlar. Gelgelelim, Molla Kabız payitahtı terk ederek tatlı canını kurtaracağı yerde; Padişaha meydan okurcasına İstanbul’da kalıp, konuk olduğu dergâhlarda korkusuzca söylemini sürdürür. Ne var ki, Padişah bunu öğrenince küplere biner ve onu yakalatıp, bu kez de Şeyhülislâm Kemal Paşazadeyle Kadı Sadi Çelebiye havale eder. Bu ikili de, kısa bir sorgulamadan sonra, Şeyhülislâmın “Katli vaciptir,” diye fetva vermesi üzerine, biçare Molla bu kez paçayı kurtaramaz ve inadının yahut davasının kurbanı olur.
............Mollanın, kazaskerlerin huzurunda nasıl bir savunma yaptığını bilmiyoruz. Ancak bildiğimiz, Hz. Muhammet konusundaki görüşünü, yani savını tanıtlamış olmalı ki, serbest bırakılıyor. Kaldı ki, davasını kazanmak için, ne yolda bir savunma yaptığını; Kur’an ve dinler tarihini az çok bilen herkes tahmin edebilir. Hem, öyle kelâmcı veya allâme falan olmaya gerek de yok hani! 
............Şöyle ki:
............Hz. Muhammet’in, anasının ve babasının kim olduğunu, daha 6 yaşında iken öksüz kaldığını; kendisini, amcası Ebu Talip’in büyüttüğünü hep biliyoruz. Bunlar insana özgü, sıradan şeyler. Hatta, Hz. Muhammet’in “...vahiyden önce kitap nedir, inanç nedir, önceleri...Şûra-52” bilmediğini de biliyoruz. Zaten, vahiy gelinceye kadar, atalarının inancını paylaşıyordu.
............Ancak, Hz. İsa’nın hasleti böyle mi, yani sıradan bir insan gibi mi? “Kur’an’da, Hz. İsa’ya verilmiş olan sıfatlar ve mucizeler, onun Hz. Muhammet’ten üstün bir Tanrısal değere malik olduğunu gösterir. Cemil Sena. Hz. Muhammet’in Felsefesi. sf-218” Bunu görmek için, Meryem suresinin 17 ilâ 22. ayetlerine bir göz atmak yeterli. “Derken, biz ona ruhumuzu (Cebrail’i) göndermiştik de, gözüne her azası düzgün bir insan olarak görünmüştü. Meryem: Eğer, Allah’tan çekinen bir kimse isen, senden Rahmana sığınırım, dedi. Cebrail: Ben sana temiz ve anlayışlı bir erkek çocuk vermek için, Rabbinin gönderdiği elçiyim, dedi. Meryem: Hiçbir kimse henüz bana dokunmamış iken, benim nasıl çocuğum olabilir? dedi. Cebrail: Bu böyledir, dedi. Çünkü, Rabbin ‘Bu bana kolaydır. Biz onu insanlara bir delil ve katımızdan bir rahmet olarak yaratacağız,’ diyor dedi. İş olup bitti. Meryem oğluna (İsa’ya) hamile kaldı.”
............Görüldüğü gibi, İsa’nın ana rahmine düşmesi bile, tam bir mucize. Hem, Tanrı bununla da yetinmeyip, “(Benim) katımda, İsa’nın hâli Âdem’in hâli gibidir, Âl-i İmran-59” diyerek; nasıl ki, Âdem’in burnuna ruhundan ruh üfleyerek, ona can vermişse; Cebrail vasıtasıyla da, Meryem’in yakasına ruhundan üfleterek, İsa’ya can vermiştir.
............Bu ayetlere dayanarak, Molla Kabız’ın kazaskerleri ikna etmiş olabileceğini düşünebiliriz. Bunun kanıtı da, herhangi bir cezaî müeyyide uygulanmadan, Mollanın serbest bırakılmasıdır. Çünkü, ne de olsa kazaskerlik ilmî bir makam, bu makamdan çıkacak kararların da, ilmî olması gayet normal. Fakat, Padişahın Şeyhülislâm ve İstanbul kadısına gönderdiği ikinci emir politiktir. Yani onlara, “Ne yapıp yapıp, bu zındığı susturun,” denilmiş; ve bu emrin sonucu olarak da, Molla idam edilerek susturulmuştur. Bu haksızlık karşısında, aklı başında insanlar olarak bize düşen görev, hiç olmazsa Molla Kabız’ın ruhundan ve anısından özür dilemek olmalıdır.