M.Ali AYKIN

Kendi Halinde Bir Site

 
 

                               .................................. 

..................................... .......................... CENNET-İ    ÂLÂ

............Asr-ı saadette yaşamıştı Abu Melek. İki kız, üç erkek çocuk babasıydı. Melek’ti en büyük oğlunun adı. Abu Melek’in asıl adı Yusuf’tu. Arap geleneğine göre, bir baba, en büyük oğlunun adıyla anılıyordu. Örneğin, babanın en büyük oğlunun adı Ali ise, Abu Ali yani Ali’nin babası denilirdi ona. Bu nedenle, baba Yusuf da Abu Melek diye anılıp tanınıyordu; Arapların, erkek çocuğa verdikleri önemin bir göstergesiydi bu gelenek.
Hâli vakti yerinde, dini bütün bir mümindi Abu Melek. Asla namazını aksatmaz, ramazan ayında sahurdan tanyeri ağarıncaya dek namaz kılar, Allah’ın adını hiç düşürmezdi dilinden. Canı ve malıyla katılmıştı, tüm gazvelere. Kendisini ashaba örnek gösterir, ondan övgüyle söz ederdi Hz. Peygamber.
............Şu fâni dünyadan göçtüğünde, görkemli bir törenle kaldırılmıştı cenazesi. Hem de, peygamberin vefat ettiği yaşta, gözlerini kapamıştı bu dünyaya; zaten, daha fazla yaşamak istemezdi kendisi de. İsrafil sur’u üçüncü kez üflediğinde, ayağa kalkmıştı hemen. Tanrı’nın diğer temiz kullarıyla birlikte, Araf’ta bir yarış başlamıştı cennete doğru. Hem kendisi de, dünya yaşamında iken biliyordu, “Allah’a inanıp hayırlı iş işleyenlerin Hacc-23” ve de “Allah yolunda savaşan, öldüren ve öldürülenlerin. Tövbe-111” yerlerinin cennette ayrılmış olduğunu. Zira, dünyada iken okuduğu Kur’anıkerim, cenneti vadilerinde “Temiz su ırmaklarıyla, tadı bozulmayan süt ırmakları ve içenlere zevk veren şarap ırmakları...Muhammet-15” akan; bahçelerinde, ”...memeleri tomurcuklanmış yaşıt kızlar...Nebe-32” dolaşan; saraylarında ise, ”Altın ve mücevherlerle süslenmiş tahtlar...Vakıa-21” bulunan mekânlar olarak betimlemişti.
............Ne var ki, dünya yaşamında eşitliğe karşı olan Tanrı; ahret yaşamında da eşitliğe karşı olduğunu sanki tanıtlamak ister gibi, cennetleri de derece derece sınıflara ayırmıştı. ”Bu iki cennetten başka, daha iki cennet, Rahman-62” bulunuyordu ve birinci sınıf cennete ayrıcalıklı müminler, ikinci sınıf cennete ise sıradan müminler yerleştiriliyordu. Cennetteki meleklerin başı olan Rıdvan, elinden tutup ashab-ı kiramın iskân edildiği birinci sınıf cennete götürmüştü onu.
............Kapıdan içeriye girince, karşılaştığı görkemli manzara karşısında şaşkına dönmüştü. Üzerinde yürüdüğü geniş ve saydam yol, gökkuşağı gibi cennet güneşinin tüm renklerini yansıtarak, uzanıyordu göz alabildiğine. Yolun iki tarafından, birbirine koşut iki ırmak eşlik ediyordu saydam yola. Irmakların birinden Kevser şarabı akıyordu, diğerinden ise bal şerbeti. Irmakların kenarında da, ağaçlarının yaprakları hiç sararıp solmayan yeşil koruluklar sıralanmıştı. Aynı tür ağaçlardan oluşuyordu her koruluk. Irmak üzerine kurulan, gümüş köprülerden geçiliyordu karşı tarafa. Ağaçların arasına da, atlas otağlar kurulmuştu küme küme. Ve, ulaşımı sağlamak için otağların önünde, cennet arabaları bekletiliyordu rengârenk.
...........İlk köprüden geçerek, gelişigüzel ağaçların arasındaki bir otağa giriverdi. Otağda kendisine, ”Beyaz tenli, kara gözlü huriler, Rahman-72” “...ince ve yeşil  ipekli kumaştan  elbiseler... Kehf-31” giydirdikten sonra, onu “Mücevherlerle süslenmiş bir taht’a... Vakıa -15” oturttular. “Etrafında ölümsüz  delikanlılar  dolaşıyordu. Onları görünce saçılmış inciler, İnsan-19” sanırdınız. Bu “Ölümsüz gençler, baş ağrısı ve baş dönmesi vermeyen, berrak bir kaynaktan doldurulmuş kadehler, seçecekleri yemişler, arzuladıkları kuş etleri, Vakıâ-15 ilâ 21” sunuyorlardı cennet sakinlerine. Onların “Yanlarında, yalnız erkeklerine bakan, el değmemiş  devekuşu yumurtası renginde ceylân gözlü  huriler vardı. Saffât-48” Ve onu, cennette geçirdiği  bu ilk günün akşamında, iri siyah gözlü bir huri ile eşleştirdiler. Bu renkli ve göz alıcı cennet yaşamı, başlangıçta doyumsuz bir haz vermişti, Abu Melek’e.
.......... Fakat, o da ne!
.............Aradan üç beş ay geçtikten sonra, bir sıkıntı çökmüştü üzerine. O renkli ve görkemli cennet yaşamı, tekdüzeliğe bırakmıştı yerini. Sıcaktan bunaldığı zaman bir çadırın gölgesinde serinlediği, susadığı zaman bir kuyunun başında kana kana su içtiği, kızgın çöllerde deve koşturduğu günleri özlemişti sanki. Bu göz alıcı ve renkli cennet yaşamı, gözünde çekiciliğini yitirmeye başlamıştı azar azar. Öyle ya! Her gün baklava, börek ve de bıldırcın kebabı yemek, usanç vermez mi insana? Hem dünya yaşamında, insanın değişik ve çeşitli özlemleri oluyordu; ailenin geçim derdi, çocukların geleceği ve eğitimi için harcanan çabalar, onların mürüvvetini görmek arzu ve istemi, cihada çağrıldığında Tanrı uğrunda seve seve savaşmak! Bunların hiçbiri yoktu, cennet yaşamında. İçindeki sıkıntı yavaş yavaş melankoliğe dönüşerek, yerini isteksizliğe bırakıyor ve bir dünyalının şu dizelerini anımsıyordu, içi burkularak :
......................................................................... “Eşek açlıktan ölür,*
............................................................................Kral ise,
............................................................................Can sıkıntısından ölür...” 

 

*Jacques  Prevert