M.Ali AYKIN

Kendi Halinde Bir Site

 
 


...................................................................PKK Sorununu Çözmek Mümkün mü ?
       

............Diyorlar ki, “11 eylül günü tavan yapmış olan terör, subay aynı subay, asker aynı asker olduğu hâlde, ne oldu da 12 eylül günü bıçakla kesilir gibi kesildi?” Bu savı ileri sürenler, 80 öncesini unutmuş görünüyorlar. Belleğimizi şöyle bir yoklayalım: Meclis, emniyet örgütü, öğretmen ve öğrenciler, hatta yargı organları dahi sağcı ve solcu diye ikiye ayrılmış; solcu öğretmenler solcu öğrencileri, sağcı polis sağcı suçluları, solcu savcılar solcu suçluları kayırıyordu. Sn. Süleyman Demirel bile, ”Bana sağcılar suç işliyor dedirtemezsiniz” derken, her gün 10-15 genç öldürülmekteydi. Gerçi, 12 Eylülden sonraki süreci onaylamak kabil değil; ama, darbenin arkasındaki askerî ve siyasî iradeyle kararlı tutum, bıçakla kesilmiş gibi terörün son bulmasını sağlamıştır.
............Bunu hatırlatmamın nedeni, 80 öncesi terörle savaşımda, hükümet askerî ve siyasî iradeden nasıl yoksunduysa; bugün, PKK ile savaşımda da, siyasî irade ve kararlıktan yoksun olduğu için, bir türlü başarı sağlanamamaktadır. Hükümetin bu zafiyetinin ceremesini de, en acı biçimde zavallı halkımız çekiyor. Görünen o ki, Sn. Başbakan da, merhum T. Özal’ın taktiğini uyguladığından, yani partisinin çıkarlarını devletin çıkarlarına tercih ettiğinden, siyasî iradeden yoksun ve kararsız bir tutum izlemektedir.
Bu kısa girizgâhtan sonra, şimdi asıl konuya geçelim.
...........Hani ya hukukta, ”Sahipsiz olan şeye, herkes sahip çıkma hakkına sahiptir,” diye bir kural var. Tarihçiler bu belirsizlikten hareketle, kökü kökeni bilinmeyen, dolayısıyla sahipsiz gibi görünen Kürtleri sahiplenerek; kimisi Kürtlerin Gürcü, kimisi de Ermeni kökenli olduğunu savunmaktadır. Bir tarihçi de, kuş uçmaz kervan geçmez ücra bir dağ köyünde rastlaştığı mavi gözlü, sarı saçlı insanları görünce, Kürtlerin kuzeyli bir kavim olabileceğini ileri sürmüştür. Sanki, kuzeyde İsveçlilerden başka ulus yokmuş gibi, bu asılsız sava can simidi gibi sarılan fanatik Kürtlerin, “Biz İsveç kökenliğiz,” diye böbürlendikleri görülmektedir. Hatta, bu fanatiklerin içerisinde, Kürtlerin, Orta Doğu uygarlığının yaratıcısı olduğunu savunanlar bile var. Ne diyebiliriz ki, zaten fanatizm saplantının ve cehaletin son evresi değil mi?
...........Ne var ki, Orta Doğunun Herodot’u olarak kabul edilen Tabari pek böyle düşünmüyor. Onun, Milletler ve Hükümdarlar Tarihi adlı 10 ciltlik yapıtında şöyle bir muhavere var; “Ben bu ayeti Abdullah bin Ömer’e okuduğum vakit, o bana: Hz. İbrahim’in ateşte yakılmasını kim tavsiye etmiştir, biliyor musun? diye sordu. Ben : Bilmiyorum, dediğimde; Farslı göçebe Araplardan biri, diye cevap verdi. Ben: Ey Abdurrahman’ın babası! Farsların göçebe Arapları var mı ki? diye sorduğumda, o : Evet, vardır. Kürtler, Farsların göçebe Araplarıdır. Onlardan birisi Nemrud’a, İbrahim’in ateşte yakılmasını tavsiye etmiştir, dedi...c-I. sf-323”
...........Siz bakmayın bir kısım Kürtlerin, “Bizim kökümüz Kaldanîlere, Asurîlere dayanıyor,” demelerine. X. yy.da yaşayan Tabari’nin, “Kürtler, Farsların göçebeleridir,” saptaması hiçbir itiraz ve kuşkuya yer vermeyecek denli açık seçiktir. Böylelikle, X.yy. da Doğu Anadolu’nun kırsalında yaşayanlara Kürt denildiğini ve Fars kökenli bir kavim olduğunu öğrenmiş oluyoruz.
          Kürtler, Emeviler döneminde Müslümanlığı kabul ettikten sonra, yaşadıkları bölgede, Hıristiyan Ermeniler aleyhine genişleme politikası gütmüşlerdir. Bu nedenle, Kürtlerin yaşadığı coğrafyanın tamamının, Kürtlere ait olduğunu söylemek kadar gülünç bir şey olmadığı gibi; bu coğrafyanın sınırlarını, Kürt aydınları dahi bilmez veya çizemez. Çünkü, bu bölgede bin yıldan beri Türklerle iç içe yaşamaktadırlar. Aslında, Kürtlerin yaşadığı bölge, öyle fanatik Kürtlerin iddia ettiği gibi, Anadolu ve Suriye’nin içlerine uzanmaz. Kürt bölgesi, Yukarı Mezopotamya’dan başlar ve Dicle nehrini soluna alarak, Türk-İran sınırına koşut ve sınırın iki yakasından bir hat halinde Nahcivan’a dek uzanır. Ancak, Dicle nehrinin batısındaki yerleşim alanlarını asla kapsamaz.
..........Gel gör ki, Kürtlerin talihsizliği yurtlarının Orta Doğunun göbeğinde olmasıdır. Bu nedenle, Kürt bölgesinin âdeta bir yol geçen hanı konumunda olması; onların, iki bin yıldan beri halkıyla, ordusuyla, yönetimiyle ve hükümdarıyla bağımsız bir devlet kurmalarına engel oluşturmuştur. Dolayısıyla Kürt derebeyleri, Orta Doğuda hangi devlet güçlü ise, ona tabi olarak yaşamayı yeğlemişlerdir. Kaldı ki, iki bin yıldan beri bağımsız bir devlet kuramamanın ezikliğini yaşayan Kürtler; bugün, Orta Doğuda borusu öten ABD’ye tabi olmaktan ve onlara dört elle  sarılmaktan, hiç gocunmamaktadırlar. Zira, uzun vadede bile olsa, iki bin yıllık hayallerinin gerçekleşme umudunun doğmuş olması, onları sağduyulu hareket etmekten alıkoymaktadır.
..........Bilindiği gibi, 26 yıldan beri terörle iç içe yaşamaktayız. Terörün ilk 8 yılında Başbakan olan T. Özal, başlangıçta meydana gelen olayları ciddiye almadığından, irtica gibi bölücü terör de, onun döneminde altın çağını yaşadı. Hatta, T. Özal’ın “federasyonu tartışabiliriz,” şeklindeki yaklaşımı, teröristleri yüreklendirmişti. Ayrıca, T. Özal’ın bu harekete hoşgörüyle baktığını söyleyebiliriz. Bunun kanıtı da, yılanın başını küçükken ezmeyerek, terörün palazlanmasına neden olmasıdır.
..........Burada şöyle bir manzara ortaya çıkıyor: Tankıyla, topuyla, helikopter ve uçaklarıyla, dokuz yüz bini aşkın kolluk kuvvetlerine, üç- beş bin baldırı çıplak nasıl karşı çıkabilir; böyle bir başkaldırıya nasıl cesaret edebilir? Burada, teröriste karşı koyma gücü veren moral ve umuttur. T. Özal’ın, 1993 yılında ölümüyle, PKK’nın umutları suya düşmüş, asker de belini kırınca, 1999 yılında pes etmek zorunda kalmıştır.
..........Stratejistler doğru olarak PKK ile savaşımı, sosyo-ekonomik, kültürel ve askerî önlemler olmak üzere iki grupta toplamaktadır. Ne var ki, gerek T. Özal, gerekse Recep Tayyip döneminde, bu önlemler tam olarak uygulanmadı. Her iki başbakanın da, bilhassa askerî önlemleri tam olarak uygulamaya koymamasının nedeni, Kürt oylarını kaybetmek endişesinden kaynaklanmaktadır. İşte bu tutum ve yaklaşımlar, onların parti çıkarlarını, devlet çıkarları üstünde tuttuklarının göstergesidir.
..........Günümüze gelince....
..........Terörü sıfır noktasında devralan AKP’nin ve yürütmenin başı; terörün bittiği sanısına kapılarak T. Özal’ın hatasını yinelemiş ve zamanında gerekli önlemleri almadığından, başı ezilmiş olan yılanın yeniden canlanıp, palazlanmasına neden olmuştur. Bunun sebebi, Kürt kökenli yurttaşların desteğini kazanmak için, alınması gereken önlemlerin askıya alınması ve yeter derecede siyasî irade gösterilmemesidir. Hükümet ise, bu zafiyetini gizlemek için, allayıp pulladığı demokrasinin arkasına saklanmakta; ancak, insanların doğumla elde etmiş oldukları temel hak ve özgürlükler, demokrasi adına en kanlı bir şekilde ayaklar altına alınmaktadır. Dolayısıyla, yurttaşlarının en kutsal hakkı olan yaşama hakkını koruyamayan bir rejimi (adı demokrasi bile olsa) kabul etmek olası değil.
..........Burada yeri gelmişken, hükümet hakkındaki görüşlerime kısaca değinmek istiyorum.
..........Şöyle ki :
..........Bugün, hükümette söz sahibi olanların tamamına yakını, Millî Görüş ekolünden gelmektedir; yani, N. Erbakan’ın öğrencileri. Bilindiği gibi Millî Görüşçüler, kesinlikle AB’ye karşıdır. Dolayısıyla, “AB’ye girecek olursak, maazallah kâfir oluruz,” zihniyetine sahiptirler. Bu nedenle, Millî Görüş ekolünden gelen Başbakanın, AB’ye girmeye istekli olması düşünülemez. Onun amacı, AB’ye taraftar görüntüsü vererek, askere karşı içteki sözümona liberalleri ve Batılı devletleri bir tür müttefik olarak yanına çekmektir.
..........Hem Başbakanın, öyle “Değiştim ve de geliştim,” demesine bakmayın. Takiyeden öte mubaşaat yapmakta, yani rakiplerine sempatik görünmeye çalışmaktadır. Buna örnek olarak, Alevî çalıştaylarını gösterebiliriz. Kaldı ki, bir insanın 50 yaşından sonra, hem de dine dayalı dünya görüşlerini değiştirmesi olanaksız. Böyle bir değişim, eşyanın tabiatına da aykırı. Ne var ki, bu iki konu burada bitmiş değil, ayrıca tartışabiliriz.
...........Başbakana yakın o bildik çevreler ise, yepyeni bir anayasa, daha çok demokrasi, daha çok özgürlük ve insan hakları istiyorlar. Peki ama, bunları kim gerçekleştirecek? Eğer, “Demokrasi benim için, amaç değil bir araç,” veya “Polis rejimin teminatıdır,” diyen ve böylesi bir zihniyete sahip olan Recep Tayyip gerçekleştirecekse; ona inananların aklına şaşarım. Başbakanın tek ve nihaî amacı, mevcut lâik cumhuriyetin yerine, bir İslâmî cumhuriyet kurmaktır. Zaten, Millî Görüş ekolü bu amacı gerçekleştirmek için doğmuştur. Asıl destekçileri ise, doğal olarak tarikat ve cemaatlerdir. Hem, bugünkü hükümet bir tarikatlar, cemaatler koalisyonu değil mi? Artık bunu görmeliyiz.
...........Hâl böyle iken, bu konuda bir kaos yaşanmakta ve her kafadan bir ses çıkmaktadır. O kelli felli ve tuzu kuru bilim adamları, şiş göbekli ve de çirkin sakallı köşe yazarları, dinlemekten bıktığımız hâlde konuşmaktan bıkmayan emekli generaller, ha bire havanda su dövmekteler. Bunların görüşleri, tehlikeyi sezince o değersiz canlarını kurtarmak için, can havliyle kaçan insanların ipe sapa gelmez düşüncelerine benziyor. Ne var ki, bunların büyük bir kısmı, hükümete midesinden bağlı. Ülkeyi yönetenlerde de, öyle bir akıl tutulması mevcut ki; sanki basiretleri bağlanmış. Amaçlarına ulaşmak için yollarına çıkan engelleri saptayıp ortadan kaldırmak yerine, maşallah yeni engeller yaratmakta üstlerine yok!
...........Ne var ki, ülkeyi öyle bir hükümet yönetiyor ki, deme gitsin! Mart ayında oğulcuğuna 93 metre boyunda bir gemicik aldığını ikrar eden Başbakan, her ne hikmetse 4 ay sonra girdiği seçimde  %47 oy alabiliyor. Böyle bir çelişki, dünyanın neresinde görülmüş? Siz, bir de şu garabete bakın; bu devlet 900.000 dolar (Dikkatinizi çekerim, l milyon bile değil) ihracat yaparken, GAP projesini başlatıyor; I. Boğaziçi köprüsünü tamamlıyor; 70 cente muhtaç olduğu dönemlerde bile II. Boğaziçi köprüsünü yapıyor. Barajlar da cabası. Mevcut hükümet ise, 8 yıldan beri ülkede dişe dokunur bir yatırım yapmazken, TOKİ gibi sadece oy getirebilecek büyük yatırımlara imza atmayı ihmal etmiyor.
...........Burada, bir hatırlatma daha yapacağım...
...........Bilindiği gibi sürücü belgesi almak için, ilkokul diploması gerekmektedir. Ancak, son Ecevit hükümeti döneminde çıkarılan bir yasayla, ortaokul diploması koşulu getirilmişti. Ne var ki, 2003 yılı verilerine göre genel nüfusun %12’si (Şimdi bu oran %12.5’e yükselmiştir) okuma-yazma bilmemektedir; %22’si diplomasız okur-yazar; %25’i ise ilkokul mezunu, yani ilkokuldan sonra okulu terk etmiş. Bu şu demek oluyor; nüfusumuzun %59’u sürücü belgesi alma yeterliliğine sahip değil. Bu gerçek ortaya çıkınca, geri ilkokul diplomasına dönülüyor. Yalnız bu veriler, geneli yansıtmaktadır. Kürt toplumunda bu rakamlar daha olumsuz.
...........İşte, böylesi bir toplumla demokrasi yolculuğuna çıkmış bulunuyoruz. “Bal tutan parmağını yalar” kültüründen gelen bu toplumun, Başbakan oğulcuğuna değil gemicik, transatlantik dahi alsa tepki göstermesi olanaksız.
...........Gel gör ki, herkes demokrasi havarisi kesilmiş, dillerinden demokrasi sözcüğü düşmüyor; ancak, herkes kendine yontuyor. Hem, demokrasinin ateşli savunucuları kim?  Ya Siyasal İslâmcı, ya da bölücü; sözümona liberal geçinen aydınlar da, bunlara payandalık yapmaktadır. Zaten bunların çabasıyla demokrasi, irticaın bataklığı hâline dönüştürülmüş; sivrisinek gibi ha bire mürteci üretiyor. Oysa, bir rejim ne kadar iyi ve erdemli olursa olsun, kötü ellerde olumsuz sonuç verir; keza, bir rejim ne denli kötü olursa olsun, iyi ellerde olumlu sonuç verir. İnsanlık tarihine baktığımızda, bunun böyle olduğunu görmekteyiz. Kaldı ki, bu kural askeriye için de geçerlidir. Örneğin, bugünkü TSK’yı 2-3 asır öncesiyle kıyasladığımızda, bu farklılık hemen göze çarpar. Bu olgunun kanıtı ise, TSK’nın son 250 yıllık tarihinin en güçlü konumunda olmasıdır. Bunun nedeni de, Mehmetçiğin artık kendi öz yurdunu savunmak için savaşması ve komuta kademesinin her türlü batıl inanç ve de hurafeden arınmış olmasıdır. Şu kadar ki, böylesine güçlü bir ordunun, kendi öz yurdunda savunmaya geçmek zorunda bırakılmasının mazereti ve geçerli bir nedeni olamaz. Sn. Genelkurmay Bşk.nın da, TSK’ya  yapılan asimetrik psikolojik harekâtı, yürütmenin başına şikâyet etmesini anlamak kabil değil. Bu saldırının arkasında hükümetin bulunduğunu ve saldırganların hükümetten cesaret aldıklarını, Sn. D. Baykal bir grup toplantısında dile getirmişti. Sn. Genelkurmay Bşk.nın demokrasiye sahip çıkması ve darbeye izin vermeyeceğini yinelemesi, saldırganları yüreklendirmekte; dolayısıyla, saldırılarının dozunu ve şiddetini arttırmalarına neden olmaktadır.
...........Hem, PKK ile IRA veya BASK terör örgütlerini kıyaslamak çok yanlış; zira, IRA ile BASK’ın tabanı, PKK’nın tabanına göre, her bakımdan çok ileri ve uygardır. Dolayısıyla, İspanya ve İngiltere’nin terörle savaşımını örnek alıp da ülkemiz de uygulamak, aynı sonucu vermeyebilir. Zira, iki toplum arasında hiçbir benzerlik olmadığı gibi; ayrıca nüfus yoğunluğu, gelişmişlik düzeyi, mezhep farklılığı, stratejik ve coğrafî konum gibi doku uyuşmazlıkları var. Hatta, ülkemizi bile demokrasi, lâiklik, ekonomi, bilim ve sanat dallarında, Batı ülkeleriyle mukayese etmek kadar yanlış bir şey olamaz. Çünkü, Türkiye toplumunun pejmürde ve zavallı hâli meydanda.
...........Çocukluk yıllarımda aile büyüklerimiz, Ankara’daki üst düzey yöneticileri kastederek derlerdi ki, “Büyüklerimiz her bir şeyi bizden iyi bilir!” Bugün gelinen noktaya bakıyorum da; ne yazık ki, Ankara’daki büyüklerimizin bir şey bilmediklerini gördükçe kahroluyorum. Al işte ekonomi... al işte irtica... al işte terör... Bu hastalıklara konulan yanlış tanı ve başarısızlık, aile büyüklerimin yanıldığını göstermektedir. Bu gidişle, cumhuriyetin kuruluşunun 100. yılında, Atatürk cumhuriyetinden bir iz kalmayacak.
...........Şimdi konumuza, bıraktığımız yerden başlayalım; bölücü terör konusunda, yürütmenin başı ne yapıyor? Kocaman bir hiç! Pardon! Kalemşörleri gibi, o da havanda su dövüyor. Aslında sorunun çözümü öylesine basit ki, çözüm çabasındaki başarısızlığa şaşmamak elde değil! Kaldı ki, çözüme doğru tanı konulmuş; sosyo-ekonomik, kültürel ve askerî önlemler. Gel gelelim, bu önlemlerin içini dolduracak, yani hayata geçirecek siyasî irade ve kararlılık yok. Basit bir iskambil oyununda bile, kurallara uymak zorunludur. Gel gör ki, bu önlemlerin uygulanmaya konulması safhasında, oyunun kurallarına tam olarak uyulmamakta ve sorunlara kerhen yaklaşılmaktadır. Bunun da nedeni, daha önce değinildiği gibi, oy kaybetme kaygısı. Görünen o ki, yürütmenin başı ipin ucunu kaçırmış, aşağı tükürse sakal, yukarı tükürse bıyık. Hem önlem alıyormuş gibi bir görüntü vereyim, hem de oy kazanayım diyor; ama olanaksız. Çünkü, hükümet sütün kaymağını bir başına yemek istiyor; fakat, elini tek başına taşın altına sokmayı göze alamıyor. İşte çözümsüzlüğün kaynağı bu! 
...........Aslında sorun çözümsüz değil, gayet basit ve kolay! Sorunun çözümü, uygulanacak politikaların siyaset üstü olmasına ve yetkililerin de gerçek devlet adamı olmasına bağlıdır. Bizim eksiğimiz, liderlerin devlet adamı gibi değil de, bir kurum veya kuruluşun başkanı gibi davranmasıdır. İşte, sorunların çözümü, bu gibi nedenlerle kilitleniyor.
...........Burada, tarihin derinliklerine şöyle bir göz atalım; hani ya, Hz. Muhammed’i öldürmeye karar veren hasımları, Mekke kamuoyunun tepkisini paylaşmak için, cinayete her aileden bir kişinin katılmasını önerirler. İşte, müşriklerin bu politikasından esinlenerek diyorum ki; Cumhurbaşkanı başkanlığında, Başbakan, CHP ve MHP liderleriyle Genelkurmay Başkanının katılımıyla bir zirve oluşturulsun. İşte bu oluşum, bölücü terörün önlenmesi babında doğacak tepkiyi göğüslemek ve paylaşmak için, bir tür geçici koalisyon demektir. Bu koalisyon, asgari müştereklerde birleştiği sosyo-ekonomik, kültürel ve askerî önlemleri açıklayarak kamuoyuna duyurmalı; zira, zirvenin alacağı kararların şeffaf olması, kamuoyuna ve taraflara güven verecektir. Eğer anaların ağlamasına son verecekse, bu önlemler arasında, belli bir süre demokrasiyi askıya almakta olabilir. Böylecene yol haritası çizildikten sonra, koalisyon mutabık kaldığı önlemleri öncelik sırasına göre programlayıp, derhal tatbik etmelidir. Böylelikle, tüm liderler elini taşın altına sokmuş olacağından, uygulanacak önlemlerin sevabına da günahına da, hepsi ortak olmuş sayılır. Dolayısıyla, taraflar ortaya kararlı bir siyasî irade koymuş olacaklarından, işlerin rayına oturtulması kolaylaşır; bu nedenle, sorunların rahatlıkla çözüme kovuşturulması da kabil olabilir.
...........Ne yazık ki, bu projenin hayata geçirilmesi bugünkü ortam ve koşullar çerçevesinde ham hayal; zira, taraflar devlet adamı olmaktan ziyade, ancak birer başkan olabilme yeterliliğine sahiptirler. Görünen o ki, ulusça bu acıyı daha çoook çekeceğiz!..